close

Düzyazı

DERTLEŞME YAZILARI 4- BAŞIM NEDEN AĞRIYOR?

mountain-lake-1030924_1920


Bugün ramazanın ilk günü. Herkes akşam CB tarafından yapılacak açıklamayı bekliyor. Öncesinde Bakanlık tarafından alınacak tedbirler açıklandı. Tedbirler derken fırınlarda alınacak tedbirler canım; sıcak ekmek kuyruğu oluşmasın diye fırınlar iftara 1 saat kala bırakacak üretimi. Soğuk pide kuyruğu oluşacak. Yırttık yani azaldı covid.

Başımmmmmmm

Açıklama yapılmış yine, aşı olmaya gelmeyenlerin aşıları çöpe atılıyormuş. E-Devlete girdim hemen, dedim belki çöpe atılanlardan bana sıra gelmiştir. Yok sıra mıra. Arkadaşa da sıra gelmiş aşı yokmuş, Ben bi çöpleri karıştırayım

Başımmmmmmm

Homeoffice çalıştığım günler Aşk-ı Memnu Beşir gibi mutfakta sandalye üzerinde çalışıyorum. Ofis koltuğu almadık çünkü kendimizle inatlaşıyoruz; sanki o koltuğu alsak pandemi hiç bitmeyecek gibi. Hergün acaba bugün olumlu bir haber olur da normale döneriz diye bekliyoruz, normalleşmenin bu kadar hızlı olmayacağını bile bile. Boynum ağrıyor, götüm ağrıyor, başım ağrıyoz, bilgisayara bakmaktan gözlerim acıyor, alerjim azdı, hah bir de sen eksiktin baş ağrısı. Covid miyim acaba?

Başımmmmm

Sürekli covid miyim acaba diye düşünmeye başladım. Niye düşünmeyeyim ki etrafımdaki herkes oldu sayılır. Olmayanlarsa test olmadıkları için covid değiller. Yani sanki test olsak sonuç belli ya. O yüzden test olası da gelmiyor insanın. Bi de olunca bitmiyor ki, hayatımızda bir şey de değişmiyor. Nolacak bu halimiz? Giden hep ömürden…

Sahi, başım neden ağrıyor?

Emrah Aateş

13 04 2021

Devamı ...

Dertleşme Yazıları 3- New Amsterdam

new-amsterdam-season-3-release-date

Başlığı okuyunca insanın içi bir hoş oluyor değil mi? Eve kapanmışız, tatil yok, gezmek yok, en kötüsü de bu illetin ne zaman biteceğini bilmediğimiz için plan da yapamıyoruz. O yüzden bu yazı aslında bildiğimiz Amsterdamla ilgili değil.

Ama oraya gelmeden önce başka diyeceklerim var;

İnternet serüvenim, benim yaşıtlarımın yakından bileceği “internet kafe” serüveniyle başlıyor. Şimdi herkesin bilgisayarı var. Önceleri bilgisayarın olması bir lükstü, bu yüzden ne öğrendiysek hep internet kafelerde öğrendik. Çok da faydalı şeyler öğrendiğimiz söylenemez ama sosyalleşme yerimizdi oralar, sonra da oradan a-sosyal hayata, sosyal medyaya aktık.

Sonrası telefonun bilgisayar yerine kullanılması derken, şimdi onlarca siteye üyeyiz ve her yerde farklı bir kimliğimiz var.

Farklı diyorum, çünkü değişiyoruz. Hobimiz, düşüncemiz, yaşantımız değiştikçe bunları ifade ediş yerlerimiz ve biçimlerimiz de değişiyor. Yani bir tek bana öyle gelmiyor değil mi?

Ergenliğin siberalemli yollarında başlayan, sonra facebookta bir kimlik oluşturmaya çalışıp, twitterde içimizi dökerken, instagramda da olmak istediğimiz kişi olmaya çalışıyoruz.

Peki iş hayatı?

İş hayatına hep olumsuz yaklaştığımdan (çünkü para zorrunlu ihtiyaç- onu kazanmak için de çalışmak zorunlu) “linkedin” benim için hep korkutucu olmuştu. Diğer platformlar ise işle alakalı şeyler söylemenin sıkıcı görüldüğü yerler. Peki bununla ilgili düşüncelerimi nerede göstereceğim?

Dedim ya değişiyoruz diye. 30. yaşları geçtik; artık çoluk çocuğa karışayım, daha çok para kazanayım, kariyer basamaklarını tırmanayım planları yaparken buluyorum kendimi. Büyümenin en hasarlı yanı da “büyümenin” ya kendisi. Önceden sıkıcı bulduğun şeyleri kabul etmek zorunda kaldığın tuhaf bir evre…

Ben de bu evredeyim şu an. Facebook’ta candy crush daveti göndermeyi bırakıp Linkedin de işte öğrendiğim birikimleri paylaşmaya başladım. Ama tuhaf bir şekilde de mutluyum. Yani bu konuda da bir şeyler biliyorum demek iyi geldi sanırım. Ya da farklı bir yerde bulunmanın, söz sahibi olmanın da güzelliği olabilir bu…

Her sosyal medya sitesinin yaptığı şey bunda da değişmedi ve hayatım etkilendi. Şöyle; izlediğim dizilerde filmlerde karakterlere biraz daha o gözlükten bakmaya başladım.

Bunun en güzel örneği ise aslında yazının başlığıyla ilişkili. O kadar konuşup buraya da nasıl bağladım ama di mi 🙂

Netflix’te izleyebileceğiniz “New Amsterdam” adında bir diziden bahsetmek isterim size;
-zarar eden bir hastaneye genç bir Direktörün atanmasıyla gelişen olayları konu alıyor.

İlkin izlemem diye düşünürken öylesine bir bakınayım dedim ve başından kalkamadım. Dizide şahane bir “liderlik” örneğiyle karşılaştım. Yenilikçi fikirleri olan, her sürecin içerisine giren, herkesi dinleyen, özellikle kendini önemsiz hisseden hiyerarşinin en alt grubundaki kişilere aslında ne kadar “değerli ve önemli” olduğunu (hem birey hem de mesleki olarak) hatırlatan şahane bir karakter.

Direktör olduğu halde doktor üniforması giydiği için eleştiren herkese “çünkü ben aslında doktorum” deyip, gerektiğinde neşteri eline almaktan çekinmeyen biri.

Diziyi bir iki bölüm izledikten sonra etrafınızdaki kişilere şöyle seslenme ihtiyacı duyuyorsunuz;

“senin için ne yapabilirim?”

Ne kadar sihirli bir cümle değil mi? Sahi, çalışırken birbirimize hiç böyle diyor muyuz?

Bazen bir cümle bile büyük bir etki yaratır…

Emrah Ateş

Devamı ...

Dertleşme Yazıları 2- 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

indir

Şuraya bir şeyler yazmadan önce, kadınlar günüyle ilgili bir erkek olarak konuşma ve bir şeyler söyleme fikri, tv programlarında 5-6 erkeğin toplanıp kadın haklarından bahsetmesi gibi hissettirir mi acaba düşündüm.
Ama… (Bir de işin aması var tabii.)
Ama kadının emeği evde, toplumda, iş hayatında, bunca sömürülüyorken bir erkek olarak ben de #buradayım demeliyim.

Bir erkek olarak
Ev işlerinin yardım edilecek bir şey değil, senin de işin olduğunu göremiyorsan
İş hayatında fırsat eşitliğine inanmıyorsan
Kadının başarısının altında hep bir “başka manalar” arıyorsan
Kadını toplumda özgür hissettiremiyorsan

8 Mart’ta susma fikri tabii ki hiç fena bir fikir olmaz
Aksi durumda sadece gülünç, pardon korkunç oluyor.

Gelgelelim

Bir de emeğin statüye göre değişme mevzusu var ki o da fena. Bu tarz özel günler neden sadece belli bir unvana sahip çalışanların olsun ki?

Şirkete girdin, girişte seni karşılayan güvenlik görevlisi, çayını getiren, masanı silen de kadın olabilir. Sadece o şirketin sahibi, çayı talep eden, ya da o masada çalışan değil

Bu yüzden umarım dünyanın tüm kadınları, tüm toplumlarda, emeklerinin karşılığını ve yaptığı işin-verdiği mücadelenin önemsizleştiğini hissetmeden, salt kendi emekleri oldukları için alabilirler

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü Kutlu Olsun

Emrah Ateş- 8 Mart 2021

Devamı ...

Dertleşme Yazıları -1- Yabancıyım Buralara Nerelerden Geliyorum

women-5893419_960_720

Fırsatın ver diye değil, canın istediği için bir şeyi yapmak ne mühim olaymış meğerse….

Merhaba dostlar

“Yahu yazamıyorum artık” diye bir klişeyle mi başlasam (evet biz yazarlar arasında bir klişedir bu) Yoksa “bık tık be kardeşim bu koronadan” diyerek mi…

Aslında ikisi de birbirine bağlı. Ama insan karşısına çıkan olaylardan kendine fırsat da oluşturabilir. Yani “başımıza gelmedik bir bu kaldı” dediğin şey başına gelmiş, yazsana kardeşim bunları, niye yazmıyorsun?

Hadi öyküleştiremedin, romanlaştıramadın. Günlük tut. TUTSANA

Onu da mı yapmadın. Aferin sana. Bu kafayla devam et (son bir kaç cümledir iç ses yazarın parmaklarını ele geçişmiş olabilir)

Gelgelelim siz bu siteye daha önceden emrahates.net adıyla giriyordunuz, şimdiyse emrahates.org oldu. Bu serüven de biraz sürdü tabii biraz. Sebebi de 500 lira vermek yerine 100 lira vermek istememdi. Bakın bu kısmı açık açık yazıyorum; alan adları varyasyona göre pahalılanıyor. Bir de hostingi falan (siz anlamazsınız tipinde konuşmalar)

Ben de anlamıyorum tabii. O yüzden sağ olsun “net” uzantılıyken siteyi kuran arkadaşım TUĞÇE (kendisini bulutmisali olarak instadan takip edin pls) tüm yazılarımı sıkışıp kalan eski sağlayıcısından kurtarıp yenisine aktardı.

Mesela bu durum da onun yapmayı bildiği bir şey değildi ama öğrendi. Benim için öğrendi, hatta fırsat bildi kendi için de öğrendi. Sonuçta başardı. Güçlü bir inat ve disiplinin başa çıkamayacağı şey yok..

….

Peki youtube falan vardı abi noldu o işler? (okur sesleniyor bu defa)

Valla n’olsun, bir şey olmadı. Zaten her video yükleyişimde mutlu olmam gereken yerde kusurlar bulup mutsuz oluyordum. Hah şimdi biri “geldi yine tipini s*ktiğimin” yazacak diye huzursuzca yorum bekliyordum. Bu da bana şunu öğretti ki, hayatımızda zaten istemeden yaptığımız şeyler var, daha fazlasını üretmeye ne gerek var?

Tabii aslında tüm bu çaba bir okur alt yapısı oluşturmak içindi. Edebiyatı besleyecek başka edebiyat uğraşları için bu kadar çabalıyordum, ama içten içe de karşılığını hızlı almayı umuyordum sanırım. Bi de edebiyatımı beslemedi de bu iş, her ay kitap almak dışında çok işe yaradığı söylenemez. Sonra bir baktım makyaj kutusu açılışı yapan youtuber kızlar gibi kitap açılışı yapıyorum!!! İnsan her işte iyi olamaz, olmamalı da. Devam eder miyim bilmem ama şimdilik bir yerlere park ettim sanırım o konuyu…

Eee bahane değil ama saçma bir şekilde işler de yoğunlaştı ya. Sebebi neydi ki?

Velhasıl ürettiğim zamanları düşünüyorum da, her şeye rağmen ürettiğim zamanları, biraz kendimi bulmaya başladım galiba. Kendimi yeni yeni anlıyorum. Yazmak için içe kapanmam değil, dışa dönmem gerekiyormuş benim. En güzel öykülerimi, şiirlerimi hep toplu taşımada, bir kafede ya da ansızın bir yerde durup yapmışım. Onlar beni kovalamış, ben evde durup da gelsinler diye beklememişim yani. Bir şekilde buluşmuşum o hikayelerle. Şimdi uzun sezonlu diziler izle, kalın kitaplar oku. İyi güzel de, yapmak için yapıyorum tüm bunları. Boşluğu doldurmak için yapıyorum.

Fırsatın ver diye değil, canın istediği için bir şeyi yapmak ne mühim olaymış meğerse….

Bu yüzden iyisi mi biraz normale döneyim, eski Emrah olayım. Sonrası kendiliğinden geliyor. Gelmezse de canı sağ olsun

Emrah Ateş

22 02 2021

Devamı ...

Yazamamanın Sırrı -3

panik

Tüm alışkanlıklarımı bıraktım. Bir sigara kadar bile sevmiyor muşum belki de onları. Gerçi hiçbir şeye körü körü bağlanamadığım için hiçbir şeyi de göz göre göre bırakmadım ben. Belki de bu yüzden herhangi bir şeyin yokluğunu çok uzun süre hissetmiyorum, kolay alışıyorum.

Kimi kandırıyorum ben:

Yazmayı özledim; yazıyorum bir şeyler yazmasına ama bir sorun var; cümlelerimi kurarken, noktaları, işaretleri koyarken önceden hissettiğim o his yok artık. Önceleri bir şey yazdığımda “işte şimdi beni anlatacak bir şeyler koydum ortaya” diyebiliyordum. Ya da “birilerinin işine yarayacak, birinin kendisini bulmasını sağlayacak şeyler…” Önceleri “neden yazıyorsun?” dediklerinde “çünkü başka çarem yok” derdim. Yeni bir çare mi buldum? Yok. Peki o zaman niye yazamıyorum?

Üçüncü kitabımın çıkmasına yakın evden taşınmam söz konusuydu. Biraz da geçmiş çalkantılı yaşamımın ekmeğini yedim sanırım. Yazılabilecek her şeyi yazdım, okunabilecek her şeyi okudum ve bu benim içimde “eee yazılmamış şey kalmamış ki” duygusu oluşturmaya başladı. Gelgelelim, hazır taşınıcam kendime ait bir çalışma odası yapacağım dedim, sanki bu zamana kadar çalışma odam varmış gibi. Ama yok olmadı o iş. Ama aslında çok sorun olmaması lazım. Bu üzerine suç atılacak bir mazeret değil.

Peki edebiyat dünyasının bu kadar piyasalaşması, gönderdiğim öyküleri yayınlayan dergilerin satılmaması, ya da basılan kitapların büyük yayın evi değilse satılamaması, okuyucuya ulaşamaması gerçekliğini kabul etmem mi beni uzaklaştırıyor beni bundan?

Çok okumanın vermiş olduğu “benden çok daha güzel yazanlar varken hiç araya girmeyeyim” endişesi mi?

Evlendim, önceliklerim ve hayatım değişti onlara odaklanmalıyımın derdi mi bu? Bazen bir hikayeye başlayacak gibi oluyorum sonra diyorum ki “bu hikaye beni 1 hafta boyunca akşamları kapatır, hanıma ayıp olmasın” deyip vazgeçiş mi?

İlham geldiğinde iş yerinde olmam, iş yerinde yazamıyor olmam, yazmaya kalkınca hep saçma sapan bir şeylerin çıkması ve zaten iş için yeterince başka bir şeyler yazıyor oluşum…

Aslında biliyor musunuz, şimdi fark ettim de yazamamak için o kadar bahanem varmış ki…

Şimdi biriniz çıkıp dese ya, “zaten yazar, tüm bu kara bulutların içinde yazabilen adamdır” diye. Pardon adam demeyin o zaman cinsiyetçi oluyor “yazabilendir” diyelim biz ona. Belki o zaman yazarım. En azından yazamamayı yazarım. Yazamamayı yazamamak…

Not: eminim ki biri bunu da denemiştir…

Emrah Ateş

17 02 2020

Devamı ...

30undan sonra Karslı olmak

cof

Ben gezi bloggeri değilim. Gezip tanıtım yapmam, kimseden para aldığım yok, reklamla zaten işim olmaz. Ama Kars gezim sırasında attığım tivitler ve paylaşımlar yüzünden birçok kişi “şunları bir yerde toplasana abi ya” diye geri dönünce yazma gereği duydum. Sanırım böyle bir talep olmasındaki en büyük etken Karslı olduğum halde kendi memleketimi 30 yaşımdan sonra ilk kez görmüş olmam olabilir. O yüzden biraz da şansın yardımıyla benim için çok doyurucu bir yolculuk oldu.

Bu yazı –en azından bir yenisi gelene kadar- Kars’a kışın gidecekler için değil, yazın gidecekler için de değil.  Bu yazı tam ikisinin arasında, kimsenin gitmediği o sonbahar döneminde gidecekler için. E tabii ki içindeki şeyler her mevsim de işe yarayacaktır. O zaman başlayalım:

KARSA YOLCULUK

Öncelikle Kars’a gidiş gelişimizi uçakla gerçekleştirdik. Çok ufak bir havaalanı var ve şehre taksiyle 15 dakikalık bir mesafede. O yüzden şehrin içerisinde diyebiliriz. Zaten İstanbul gibi büyük bir şehirden geliyorsanız emin olun sizin için çok ufak bir yer olarak kalacaktır. Taksiyle şehir merkezi 30-40 tl arası tutuyor.

Benim de doğu ekspresi ile gitme hayalim var ama malum onu organize etmek biraz zor. Çünkü tren biletleri bir ay öncesinden satışa çıkıyor. Hem bileti alıp hem de ucuz uçak bileti kovalamanız çok zor. Ucuz uçak biletini aylar önce alırsanız da tren bileti bulamayınca bilet elinizde patlayabilir. Bu yüzden ya risk alın, ya para harcayın, ya da sadece uçakla gidip gelin. Ben artık memlekete gitme olayını daha fazla ertelememek ve şehri tecrübe edebilmek için ucuz uçak bileti fırsatını kaçırmadım ve gittim. İyi ki de gitmişim.

Ha bu arada, Kars’a uçakla gidip dönüşü trenle yaparsanız işiniz kolaylaşır. Dönüş biletlerini bulmakta zorluk olmadığından uçağınızı önceden de alabilirsiniz. Üstelik yol yorgunu olacağınız için trende de güzelce dinlenirsiniz. Zaten yerel halkın tavsiyesi de bu yönde. Lakin tren Kars’tan sabah erken saatte hareket ediyor. Planınızı ona göre yapın

ŞEHİR İÇİ ULAŞIM

Gülmediğine bakmayın, hep gülüyor ama denk gelmiş böyle 🙂

Kars çok gelişmiş bir şehir değil. Bu yüzden öyle kiralık araç firmalarıyla dolu değil. Ama tabii ki hava alanında ve şehir merkezinde araç kiralama firmaları var. Genellikle yerel halk kendi araçlarını kiralıyormuş. Biz, bir arkadaşımızın tavsiyesine uyarak taksi kiraladık. Taksici sizi tüm gün gezdirip, şehrin tarihini de anlatıyor. Rehberlik yapıyor yani. İlk kez gidecekler için gayet iyi bir avantaj. Özellikle kışın gidenler bence kesinlikle araç kiralamayıp böyle bir şey yapmalı, çünkü Kars’taki kar ve soğuğu düşününce açıkçası aracı kullanan ben olmak istemem.

Biz rehber taksici abimizden çok memnun kaldık. Numarasını bir arkadaştan almıştım. Tam bir Karslı’ydı. Zaten gezerken hiç yabancılık çekmedim çünkü herkes bizim akrabalara benziyor 🙂 İnsanların konuşma şekline ve davranış biçimine alışkın olduğum için evimdeymişim gibi hissetmek güzel bir duyguydu. Gelgelelim, Kars insana güzel bir güven duygusu veriyor. İnsanları cana yakın, tüm sokaklar zaten dönüp dolaşıp aynı yere çıktığı için insan kendini kaybolmuş gibi hissetmiyor. Ayrıca öyle zannedildiği gibi muhafazakar ve tutucu bir şehir de değil. Gittiğiniz her yerde Atatürk fotoğrafı ile karşılaşabilirsiniz.

Yine de herkes kısa kolla gezerken siz kafanızda bere ile dolaşıyorsanız dikkat çekiyorsunuz tabii. Öyle bir hava vardı ki, estiği anda üşüyüp, güneşi görünce pişiyorsunuz. O yüzden sonbaharda dört mevsimlik kıyafetle gitmekte yarar var. Mesela şöyle bir an yaşadığıma yemin edebilirim. Yolda yürüyoruz, binaların altındaki gölgeden geçerken montumu giyip, yolun karşısına güneş gören yere geçince gömlekle gezdim. Aradaki mesafe 5 metre!

Taksiciye dönelim. Bu iş biraz pahalı denebilir. Yani karar sizin. Biz turizm mevsiminde değilken 450 lira para verdik. Ama bunun içinde hava alanına gidiş geliş transfer, tüm gün rehberli gezi vardı ve gün gerçekten dolu doluydu. Çıldır-Ani ve Boğatepe’yi gezdik. Toplam tutarı araçtaki kişi sayısına bölünce insana fazla gelmiyor ama ağızdan bir kerede 500 lafı falan çıkınca biraz korkutuyor tabii. Ne olur ne olmaz siz gitmeden önce arayıp fiyat alın. Pazarlığa açıklar. Bizim taksicimiz İsmet Abi ile gitmenizi tavsiye ederiz. Çok iyi bir adam. Selamımı söyleyin, indirim yapar. Numarası: 0536 835 28 41

NE YİYECÜÜÜZ

Dedim ya Karslı olduğum için yemek konusunda zaten beni şaşırtan bir durum olmadı. Ama şunu söylemeliyim ki PAHALI. Bir kaz buduna 50 lira vermek hoş değil. Biz kışları bütün kazı 150 liraya falan alıyoruz. Ama burada tabii Kaz etinden bahsediyoruz ve onun esas vatanı Kars. Bu yüzden insan haliyle bari bir kere de olsa deneyeyim diyor.

Kaz’ı internet tavsiyelerine uyarak Kaz Evinde yedik. Tadı güzeldi evet ama bizim evdekiler bence daha güzel yapıyor. Bize gelin 🙂 Şaka bir yana siz iyisi mi taksicinize bir danışın. Çünkü son gün dönerken duyduğumuza göre bazı evlerde insanlar kendileri yapıp sizi davet ediyor ve orada yiyip daha az bir ücret ödüyormuşsunuz.

Bunların dışında piti, hangel, evelik aşı, ayran aşı ve diğer ev yemeği türevlerini Hanımeli lokantasında yedik. Herkes de orayı önermişti. Fena değil, gidilir. Zaten oraların yerlisini tanımıyorsanız gideceğiniz alanlar böyle internette bulduğunuz yerlerle sınırlı maalesef.

Bu arada eskaza Kosof Cağ Kebabı Restaurantına gittik ve hayatımda yediğim en güzel cağ kebabını yedim. Hah bir de döner için yine merkezdeki Tadım Dönercisini kesinlikle öneririm. Özellikle öğle saatlerinde, et yeniyken…

Bu arada Kars’ta yediğiniz etler biraz sert gelebilir size. Malum oranın hayvanı geniş arazide büyüdüğü için kaslı olur.

Çıldır gölünde sarı balık yemenizi tavsiye edecekler. Balık müptezeli olmadığımdan ben çok beğenmedim. Kızartma balığı sevmem, fazla yağlı geldi. Adam başı 40 lira da para verdiğimizi belirtmek isterim.  Ama kışın da denemek lazım. Lezzetler ve mevsimler arasındaki bağlantıya hep inanmışımdır çünkü.

Bu arada çıldır gölü çok ama çok güzel!

Çıldır’da kıyıdan araçla geçebileceğiniz ufak bir ada var. O adada festivaller düzenleniyor. Denk gelirseniz güzel olur. Hoş, denk gelmezseniz de yine gidin, ufak bir tepecik var üzerine çıkın ve fotoğraf çekilin.
Kazlar yüzerken…

SONBAHARDA KARS

Peki sonbaharda nasıldı Kars?

Arkadaşlar, her yeri bina olan bir şehirden, hiç yüksek binası olmayan ve alabildiğince bomboş olan bir şehre gittim. Göz alabildiğince –mevsiminden dolayı sarı- arazi gördüm. O arazinin yazın rengarenk ve kışın bembayaz olduğunu düşündüm. İnanın, çok ama çok güzel bir mola oluyor insan için. Yollarda giderken aniden önünüzü kesen kaz grupları yüzünüzde güller açtırırken, boş arazilerde otlayan hayvanlara hayretle bakıp, çıldır gölünün 50 km uzunluğunda oluşuna şaşırarak geçecek zamanınız.

Hah, eleştirmeden edemeyeceğim, Kars merkezi bakıma muhtaç. Sağ olsun eski belediye 450 trilyon borçla devrettiği için yeni başkan Ayhan beyin oraları toparlamak için zamana ihtiyacı var. Ama umarım o atıl duran tarihi rus evlerini bir bakıma alır, hatta müzeye çevirir. Özellikle Kars kalesi kesinlikle elden geçmeli ve tepeye güzel bir tesis inşa edilmeli. Çünkü şahane bir manzarası var.

Gezeceğiniz yerleri detaylı olarak yazmayacağım, çünkü bu benim işim değil. Ben şahsen ahan da şu alttaki sitede bulunan rotayı takip ettim. Zaten şehir merkezindeki gezilecek noktalar için 1 gün fazlasıyla yetiyor da artıyor bile. Üstelik hepsi birbirine yürüme mesafesi.  Sadece Çıldır, Sarıkamış, Ani ve çevre köyler vb yerlere gitmek için araca ihtiyacınız olacak

İlgili rota link: https://www.bizevdeyokuz.com/kars-gezilecek-yerler

ANİ ŞEHRİ

Ani’ye giderken bir yandan Ermenistan’daki en yüksek dağı görüyor olacaksanız. Şansınız varsa Ağrı Dağı’nı da görebilirsiniz. Hava açık olduğunda net bir şekilde görülüyor. Sürekli görülmediği için de oranın halkı “yeni gelin” diyor oraya. Ayrıca isterseniz 2,5 saatlik bir yolculukla Ağrı, İshakpaşa Sarayını da görmeye gidebilirsiniz. Size kalmış….

Ani, Ermeni Hristiyanların, Hristiyanlığı ilk kabul ettiği yer. Aynı zamanda İpekyolu ticaretinin de göbeği. Ani’den aşağıya, Ermenistan’la bizim aramızdaki nehire baktığınızda yıkılan ipekyolu köprülerine kadar görebilirsiniz.

Ben şahsen aniyi bir iki kümbetten ibaret sanıyordum ama direkt girişinde koca bir sur ile karşılaşıyorsunuz. Sur’dan sonrası ise tam bir tarih. Lakin -bu kısmı küfretmeden edemeyeceğim- bazı orospu çocukları oradaki tarihi eserlere hep yazılar yazmış. Bence bu konuda artık ciddi cezalar ve güvenlik tedbirleri uygulanmalı.

aşağıda baktığım köprü önceleri ipekyolu ticareti için kullanılırmış.
Nehirin arkası Ermenistan. Askeri kuleleri görebilirsiniz bakınca.
En beğendiğim yapı, fakat dışına hep yazılar yazmışlar.
hala restorasyonu yapılan yapılar mevcut
Alabildiğince açıklık var heryerde…
Surları görünce ilkin gördüğünüz manzara insanı şaşırtabilir.
Ani’nin girişi bu surların içinde. Giriş 10 Tl ya da müzekart ile ücretsiz.

BOĞATEPE KÖYÜ VE DÜNYANIN EN İYİ PEYNİRLERİ

Genelde Kars’a gelen turistleri ilk getirdikleri yer Boğatepe Köyü.  Çünkü Gravyer peynirinin en iyisinin üretildiği yer burası. Yıllar önce Malakan Rusları bu bölgeye sürüldüğünde aileden peynirci olan abimiz farketmiş ki burası hem rakım nedeniyle hem de yetişen ot çeşitliliği nedeniyle gravyer peynirinin yapılacağı en güzel yer. Biz de hala bu mesleği sürdüren Koçulu çiftliğine giderek tadına baktık ve gerçekten harikaydı. Hemen siparişlerimizi verdik. İstanbul’da da bu lezzeti almak isterseniz İpek Hanım’ın Çiftliği isimli organik gıda satış dükkanından sipariş edebilirsiniz.

Köyün içinde ufak da bir peynir müzesi var. Müze deyince gözünüze çok ihtişamlı bir şey gelmesin bu arada. Çok ufak bir alan. Peynir üretimi için ilkin kullanılın araç gereçleri koymuşlar. Bir de bilgilendirme yazıları var…

cof

Boğatepe’de çok güzel bir kahvaltı kültürü geliştirilmiş. Bunu hiçbir yerde okumadığım için şaşırtıcı bir deneyim yaşadık. Taksicimiz bizi kahvaltıya Boğatepe’ye götüreceğini söylediğinde bir kahvaltı dükkanına gideceğimizi sandık. Ama meğerse oradaki evlere konuk oluyormuşsunuz. Böylelikle halk para kazanırken rutin hayatlarına da bir renk geliyor. Hem siz de gerçek bir Karslı’nın evine misafir olmuş oluyorsunuz. Bizim şansımıza Koçulu çiftliğinin sahibinin ablasının evine gittik. Gerçekten şahane insanlardı. Özellikle teyzenin ikram ettiği kaymağın tadını unutamayacağım.

Başka merak ettiğiniz ve sormak istediğiniz bir şey var iste ister sosyal medya hesaplarımdan isterseniz de buradan sorabilirsiniz.

görüşmek üzere…

Emrah Ateş
instagram: @hikayeadami
twitter @hikayeadami
mail: emrh.atess@gmail.com

Devamı ...

Radyo Programı Notları 6- Ahmet Erhan

fft1_mf7077

Ahmet Erhan 8 Şubat 1958’de Ankara’da doğdu

Gerçek adı Erhan Bozkurt’tur. Babası ise Ahmet İzzet Bozkurt. Çocuk yaşta babasını kaybeden şair, babasının adını kendi adının önüne koyarak mahlası haline getirmiş ve şiirlerini Ahmet Erhan olarak yaratmıştır

Çocukluğu babasının memuriyeti nedeniyle Mersin-Adana arasında geçti

Adana’da yaşadığı dönemlerde, Adana Demirspor’da Fatih Terim ile top koşturdu ama bir sakatlık sonucu futbolu bıraktı.

1976 yılında henüz 17 yaşındayken Militan dergisinde şiirleri yayınlanmaya başladı

Yine 1976 yılında babası öldüğünde alkole başladı. Alkol kalan hayatında büyük yer tuttu ve hep onunla anıldı. Sırf bu yüzden birçok yayınevi kendisine iş vermeyi reddetti

Akşam lisesinde okudu. Gündüzleri kantinde çalıştı

Gazi Üni. Eğitim Fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirip çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı

Alacakaranlık şiir kitabıyla 1981 yılında Behçet Necatigil şiir ödülünü kazandı. Jüride Edip Cansever de vardı. “Sen bu yaşta bu kadar ölümü nereden öğrendin” diye sormuş Ahmet Erhan’a, eliyle sırtını sıvazlayarak. “Sizden” demiş Erhan…

78 kuşağının Ahmet Abisi olarak anıldı. Özellikle sol cenahı temsil eden şiirler yazdı. “Ölümü özledim anne” şiiri Ahmet Kaya tarafından “dardayım” şarkısında seslendirildi.

2 Temmuz 1993’de Madımak Oteli yangınında hayatını kaybeden Behçet Aysan, Sivas’a gitmeden önce Ahmet Erhan’ı arar ve otele onu da çağırır. Aynı zamanda yakın dostturlar. O sırada Datça’da olan Ahmet Erhan gitmeyi reddeder ve bir gün sahilde gezerken cep radyosundan Behçet Aysan’ın ve diğer şairlerin ölüm haberini duyar. Sonrasında kendinde bitmek bilmeyen bir tükenmişlik ve suçluluk duygusu başlayacaktır. Öyle ki eşi cenazesinde şair Caymaz’a şöyle der “Erhan o gün o yangından hiç kurtulamadı”

Babası 51 yaşında ölen şair bir röportajında “babamın öldüğü yaşı geçmek istiyorum” der ve 55 yaşındayken 4 Ağustos 2013’te şair Can Yücel gibi gırtlak kanserinden ölür.

BONUS

Öldüğünde mezar taşını Ahmed Arif’in oğlu Filinta Önal kendi elleriyle yaptı. Akdeniz’i çok seven yazar için sandal şeklinde mezar yapıp önüne “ülkesi Akdeniz” yazdı. Sandal ise, ölü ruhları diğer dünyaya taşıyan araç anlamında kullanılmaktadır.

Emrah Ateş
Homerostan Bize Kalan- 07 05 2019 tarihli radyo programı notlarıdır

Devamı ...

Radyo Programı Notları 5- Can Yücel

can-yucel

Can Yücel 21 Ağustos 1926 yılında İstanbul’da doğdu

Eski Milli Eğitim Bakanı ve Köy Enstitüleri kurucularından olan Hasan Ali Yücel’in oğludur.

Can Yücel ikiz olarak doğmuş olup ikizi olan kardeşinin adı Canan’dır

Londra’da BBC Türkçe radyosunda spikerlik yaptı. Hatta Nazım Hikmet’in öldüğü gün BBC’deydi. O gece kahırdan içip içip uyuya kalmış programı yapamamıştır. Sonrasında BBC Stüdyo yetkilileri Can Yücel’in grev yaptığını düşünmüş. İşten çıkarmamışlar ama sonrasında anlaşmalı olarak Can Yücel istifasını sunmuş.

Askerliğini Kore’de yaptı

Dünyaca ünlü birçok yazarı çevirdi. En çok da Shakespeare’nin kitaplarını çevirdi. Shakespeare’nin tüm sonelerini çevirmeden ölmek istemiyordu

1989’da Datça’ya yerleşti, Leman ve Öküz dergilerinde yazmaya başladı

Antik Yunan Edebiyatını çok severdi, şiirlerinde sıkça rastlanır

Futbolcu olma hayali vardı ama hiçbir zaman gerçekleşmedi

İlk şiirini 10 yaşında yazdığında Peyami Safa’nın yönettiği Cumhuriyet çocuk ekinde yayınlandı

İlk kitabının kapağını Bedri Baykam yaptı

1956 yılında Güler Hanım ile evlendi, Yeni Hasan, Güzel ve Su adında üç çocuğu var

Siyasi çevirileri nedeniyle Adana cezaevinde yattı, aftan faydalanarak çıktı.

12 Ağustos 1999 yılında boğaz boşluğu kanseri (gırtlak) öldü; Datça’ya gömüldü. Heykeltraş Mehmet Aksoy tarafından mezartaşı yapıldı.

BONUS:

Millî Eğitim Bakanlığı’nın 2013- 2014 eğitim öğretim yılı için ortaöğretim 10. sınıflara dağıttığı “Dil ve Anlatım” kitabında “Her Şey Sende Gizli” adlı şiir Can Yücel imzasıyla yayınlandı. Can Yücel’in kızı Su Yücel’in verdiği bilgiye göre Can Yücel böyle bir şiiri hiç yazmadı…

Emrah Ateş

30.04.2019 tarihli Homerostan Bize Kalan radyo programı notlarıdır

Devamı ...

Radyo Programı Notları 4- Sadık Hidayet

sadik-hidayet-600×400

Sadık Hidayet 17 Şubat 1903’te İran’da dünyaya geldi.

“DOĞUNUN KAFKASI” ya da “İRAN’IN N KAFKASI” olarak bilinir

İran edebiyatında modern öykücülüğün kurucularındandır

Kendisini anlatırken basit bir insan olarak tanımlar:

“Hayat hikayemde önemli bir şey yok, başımdan ilginç olaylar geçmedi. Ne yüksek bir mevki sahibiyim ne de sağlam bir diplomam var. Okulda hiçbir zaman örnek bir öğrenci olmadım, başarısızlıklar her yerde buldu beni. Nerede çalışırsa çalışayım silik, unutulmuş bir memurdum; şefleri memnun edemedim. İstifa ettim mi seviniyorlardı. Bırak gitsin, yaramaz! Çevrem böyle görüyordu beni, haklıydılar belki de.”

Yaşamak için büyük gereksinimler değil basit ihtiyaçlar olduğunu savunur; “ticaret bil, para alışverişinden anla, borç isteyecek kadar yüzsüz ol.”

“Dünyada iki türlü insan vardır; çarpan, çarpılan. Çarpılanlardan olmak istemiyorsan, başkalarını çarpmaya bak. Fazla okumak lazım değil. İnsanı delirtir ve hayatın gerisinde bırakır. Ama matematik dersinde dikkatli ol! Dört işlemi bilmen yeter. Para hesabını becerebilirsen kazıklanmazsın, anladın mı? Hesap önemli; en kısa zamanda hayata atılman lazım. Gazeteyi okuyabiliyorsun ya, kafi. Ticaret öğrenmeli, insanlarla muhatap olmalısın. Beni dinlersen eğer, bir ton kitap okuyacağına, git ayakkabının bağını işporta tahtasına koyup sat, daha iyi. Yüzsüz olmaya çalış; unutulma sakın! Elinden geldiğince ortalarda boy göster. Kendi hakkını al; küfürden hakaretten yılma. Laf dediğin havada kalır. Bu kapıdan kovulursan, öbür kapıdan gülümseyerek gir. Anladın mı? Yüzsüz, kaba ve cahil. Bazen işlerin yolunda gitmesi için doğruymuş gibi davranmak gerekir. Memleketimizin bugün böyle adamlara ihtiyacı var. Günün adamı olmak lazım. İtikat, din ahlak, bunların hepsi laf salatası. Ama takiye yapmak gerek. Çünkü halk için önemlidir. İnsanlara itikat gerek; yular takmak lazım onlara. Yoksa toplum dediğin bir engerek yuvasıdır; nereye elini soksan, sokarlar. İnsanlar itaatkar, kaza ve kadere itikatlı olmalı ki sırtlarında güvende iş yapmak mümkün olsun. Önemli olan yemek yemek, selam vermek insanların arasına karışmak, kadınlara sırnaşmak, dans etmek yapmacık yapmacık gülmektir. Hele hele yüzsüz olmayı mutlaka öğren. Bu devirde böyle şeyler geçerli olduğuna göre, ayak uydurmak lazım.”

Beethoven ve Çaykovski dinlemeyi sever. Ressamlıkla da uğraşmıştır.

Ailenin tek çocuğudur. Bu yüzden hep ilgi odağı olarak büyümüştür.

Soylu ve varlıklı bir aileden gelmesine karşın yine de 5 -6 yaşlarındayken içine kapanık birine dönüşür

İran’da kitapları yasaklıdır. Bu yüzden Kör Baykuş’u ilkin Hindistan’da 50 nüsha olarak yayınlar. Üzerinde “İran’da basılması ve yayılması yasaktır” yazan bir mühür bulunur.

Bizde tüm eserleri YKY tarafından yayınlanmaktadır.

Türkçe’ye çevrilen ilk kitabı Kör Baykuş’tur ve Türkçe’ye Behçet Necatigil çevirmiştir.

Matematik ve benzeri şeyleri sevmezdi. Yazmak isterdi hep. Bu yüzden mühendislikten cayar Paris’e geçer orada yalnızca sanatla ilgilenir.

İlk kitabı Rubaiyyât-ı Hâkim Ömer Hayyâm’ı (“Filozof Ömer Hayyam’ın Rubaileri”) yirmi yaşındayken yayınlar

25 yaşındayken Paris’te Marne Nehri’ne atlayarak intihara kalkışır. Son anda kurtarılır.

İntiharı ise bir ifade biçimi olarak görür:

“Hiç kimse intihara karar vermez. İntihar bazılarına mahsustur. Onların yaradılışında vardır. Herkesin yazgısı alnına yazılmıştır. İntiharda bazı kimselerle birlikte doğmuştur. Ben, yaşamı sürekli alaya aldım. Dünya, tüm insanlar; gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. Uyumak bir daha uyanmamak istiyorum. Rüya da görmek istemiyorum”

Tüm bunlara rağmen ağabeyine yazdığı mektupta “bir hata işlediğini ama akıllandığını” yazar.

Çok sevdiği ve dönemin başbakanı olan eniştesi yobazlar tarafından öldürülür. Bu olay onu derinden sarsar.

Yaşadığı son dönemlerde Kafka çevirileriyle uğraşır. Kendisi yazamamaktan çok şikayetçidir.

Paris’te günlerce doğalgazı olan bir daire arar. Bir sabah traş olur, takım elbise giyer, cebine kalan parasını koyar, müsveddelerini yakar ve doğalgazı açarak aynı Sylvia Plath gibi intihar eder.

Sadık Hidayet’in ölümünü şöyle anlatmış 25 yıllık dostu Bozorg Alevi:

“Paris’te günlerce, havagazlı bir apartman aradı,
Championnet Caddesi’nde buldu aradığını;
9 Nisan 1951 günü dairesine kapandı 
ve bütün delikleri tıkadıktan sonra gaz musluğunu açtı.
Ertesi gün ziyaretine gelen bir dostu, onu mutfakta yerde yatar buldu.
Tertemiz giyinmiş, güzelce traş olmuştu ve cebinde parası vardı.
Yakılmış müsveddelerinin kalıntıları, yanı başında, yerdeydi.

Öldüğünde Kafka’nın yazıları yanında bulunmuştur.

Kabri, Yılmaz Güney’in de yattığı Père Lachaise Mezarlığı’ndadır

Bonus

Vejeteryandır. 1927’de, İnsan ve Hayvan’ın genişletilmiş şekli olan Fevâid-i giyahhârî (Vejetaryenliğin Yararları) yayımlanır. Hidayet, Hazret-i Ali’nin “Midelerinizi hayvan mezarlığı yapmayın” sözüyle başladığı bu kitapta vejetaryenliği bütün boyutlarıyla ve nerdeyse bir dünya görüşü düzeyinde incelemektedir.

Bonus 2

Sadık Hidayet’ten Türkçeye yapılan ilk çeviri, bilindiği kadarıyla, Varlık dergisinin 1 Aralık 1957 tarihli 467. sayısında çevirmen adı belirtilmeden bir sunuş notuyla yayımlanan” Üç Damla Kan” öyküsü oldu.

Emrah Ateş

16 04 2019 tarihinde yayınlanan Homeros’tan Bize Kalan radyo programına ilişkin notlardır.

Devamı ...

Radyo Programı Notları -3 Sabahattin Ali ve Didem Madak ile ilgili bilgiler

sasssasa

SABAHATTİN ALİ

25 Şubat 1907’de ( aynı zamanda Fenerbahçe SK Kuruluş tarihidir) Bulgaristan’da doğdu

Sabahattin adını, babasının Prens Sabahattin ile olan dostluğundan aldı

Huzursuz bir ailede büyüdüğü söylenir. Öyle ki kaldığı yatılı olkulda ders çalışmak yerini kendini sanatsal faaliyetlere verdiği için ailesine geri gönderilmekle tehtid edilmiş, bunun üzerine intihar edeceğini beyan etmiş. Okul müdürü intihar etmesinden korktuğu için kendisini İstabul’da başka bir yatılı okula sevk etmiş.

Lisede edebiyat hocası Ali Nacip onun şiir ve yazılarının dergilerde yayınlanmasını sağlamış.

Ailesindeki huzursuzluğu bir yana, babasının ölümü onda derin iz bırakmış. “Babam için” şiirini yazmış

Öğretmenlik yıllarında çok borcu olduğu için Atatürk’ün öğretmenler yabancı dil öğrensin diye oluşturduğu projeyle Almanya’ya gitmiş Almanya’da Frolayn Puder isimli birine aşık oluyor ki bu kadar aslında Kürk Mantolu Madonna’daki “ Maia Puder” olarak girer hayatımıza

İkinci aşkı ise Melahat Muhtar’dır. Çocuklar gibi şiirini ona yazmıştır.

Orhan Veli’nin ölmeden önceki sevgilisi Nahit hanıma o da aşıktır ama karşılık bulmaz.

Hayatını düzene sokmak için evlenmek ister. O dönem konuştuğu Ayşe hanıma evlenme teklifinde bulunur ama red cevabı alır. Hemen peşine Aliye hanıma teklif eder, Aliye hanım kabul eder. S. Ali bu durumu gazete ilanıyla eski sevgilisine duyurur.

Sabahattin Ali’nin Aliye hanımdan Filiz adında bir kızı olur

Karısına ve kızına çok düşkündür. İyi bir aile babasıdır. “Canım Aliye Ruhum Filiz” isimli YKY tarafından basılan kitapta ise S. Ali’nin Aliye ve kızı Filiz için yazdığı mektuplar basılmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.

Atatürk ve İnönü’ye hakaret içerdiği iddia edilen “hey memleketinden ayrılmayanlar şiiri” yüzünden bir yıl hapis yatar; öğretmenliğinden olur. Cezaevindeyken Atatürk’e suçsuz olduğunu ve yanlış anlaşıldığını içeren bir mektup yazar, af diler. Ama kabul görmez. Bir yıl aftan faydalanıp beraat eder ve o dönem Atatürk’ü ne kadar sevdiğini anlatan bir şiir yazar.

Atatürk’e yazdığı mektup

Öğretmenliğini geri alır

1946’da Aziz Nesin ile Marko Paşa dergisini kurar. Bu dergideki yazılar nedeniyle ara sıra içeri girer çıkar.

Marko Paşa kısıtlı imkanlarla çıkan bir dergidir. Mektuplarında dergiyi alacağını söyleyen bayiilerin son dakikada vazgeçtiğini, Ali ve Nesin’in 6000 adet dergiyi tek tek dolaşarak sattığını yazar.

Yine Marko Paşa’da yayınlanan bir yazısı yüzünden 3 ay yattıktan sonra Bulgaristan’a gitmek ister. Yurtdışı yasağı olduğu için kaçak yollardan gitmeye çalışır. Kendine klavuz tutar. Ali Ertekin isimli bu klavuz Bulgaristan sınırına giden yolda ormanlık bir alanda Sabahattin Ali’nin kafasına sert bir cisimle vurarak 2 NİSAN 1948 DE 41 YAŞINDA İKEN onu öldürür. Mahkemede ise Sabahattin Ali’yi bölücü olmakla suçlar, Bulgar ajanı olduğunu söyler ve kendisini de vatan sevdalısı olmakla savunur

BONUS

Sabah yıldızı belgeselinde anlatılana göre, Ali Ertekin, Sabahattin Ali’nin kafasına cisimle vurduktan sonra onu karakola götürür. Karakol’da bölücü olmakla suçlanan S. Ali, polisler tarafından işkence görür ve ölür. Sonrasında Ali Ertekin cesedi ormanlık bir alanda yok eder. Suçu üstlenir. Sabahattin Ali’nin bu sebeple mezarı yoktur. Kırklareli’nde anıtı vardır

BONUS 2

2018 yılı itibariyle yazarın ölümünden 70 yıl geçtiği için kitaplarının telifi düştü ve artık isteyen herkes Sabahattin Ali basabilir.

DİDEM MADAK

8 Nisan 19670’de İzmir’de doğdu

Ömrü iki Füsun arasında geçti, annesi ve kızı Füsun…

Işıl isimli kendinden 6 yaş küçük kardeşi vardır

Annesi 38 yaşında ölürken, Didem henüz 12 yaşındaydı

Annesinin acısını içine sindiremez. Bu yüzden şiirlerinde hep anne acısı ön planladır.

Annesi Füsun da şiir hayranıdır. Annesinin varlık dergisi koleksiyonunun ve şiir günlüklerini teyzesi Didem Madak’a verir. Böylelikle şiire daha çok bağlanır

Dokuz eylülde hukuk okur ama birinci sınıfta okulu bırakarak evlenir. Evliliği uzun sürmez, boşanır.

Maddi durumu kötü olduğu için İzmir’de bir bodrum katında yaşar. En güzel eserlerini burada yazar.

Kendi tabiriyle “Kadınlığından arınmak için” tesettüre girer. Yazdığı şiirleri kardeşi gizlice İnkilap Şiir Ödülleri yarışmasına gönderir. Birinci olduğunu öğrenen Madak, ödülü almaya giderken tesettürünü bırakır ve bir daha kapanmaz.

Didem ve Eşi Timur Çelik

2005’te ikinci kocası Timur ile tanışır.

Füsun isimli bir kız çocuğu dünyaya getirir. O gün şairliği bırakır.

21 Temmuz 2011’de, kızı henüz 3 yaşında iken Didem Madak 41 yaşında, (Sabahattin Ali ile aynı yaşta) kolon kanserinden ölür

BONUS

Madak’ın 2009 yılında Şükran Yücel’e gönderdiği e-postanın ekindeki metin aynen şöyledir:

“Canım Kızım

Sana mektup yazacağım. Çünkü artık başka bir şey yazamıyorum. Bu konuda pek de dertli değilim doğrusunu istersen. Sen bana belki bugüne kadar yazdığımdan başka türlü bir yazı yazmayı öğretirsin. Kendimi bir sonbahar ağacı gibi hissediyorum. Mutlu bir sonbahar ağacıyım ben. Yere düşen yapraklarımı eğilip topluyorum. Saçıma tutuyorum. Bakın yakışmış mı diye soruyorum. Sonra yaprakları havaya savuruyorum. Ben iki kişilik bir kabilenin me isimli kölesiyim. Çünkü sen acıktığında me diye ağlıyorsun ve bu ismimi seviyorum reis!

Canım kızım, cehaletimden şair oldum… Annesizlikten. Sen sakın şair olma!”

Bonus 2

Eşi ile birlikte çektiği bir kısa film bulunmaktadır. Meraklısı için:


https://www.youtube.com/watch?v=AdtcoUl5ch4

Bonus 3


Kızı Füsun son hali:

Emrah Ateş- 09 04 2019 tarihli 3. Homeros’tan Bize Kalan yayınına ait notlardır.

Devamı ...