close

Başlığı okuyunca insanın içi bir hoş oluyor değil mi? Eve kapanmışız, tatil yok, gezmek yok, en kötüsü de bu illetin ne zaman biteceğini bilmediğimiz için plan da yapamıyoruz. O yüzden bu yazı aslında bildiğimiz Amsterdamla ilgili değil.

Ama oraya gelmeden önce başka diyeceklerim var;

İnternet serüvenim, benim yaşıtlarımın yakından bileceği “internet kafe” serüveniyle başlıyor. Şimdi herkesin bilgisayarı var. Önceleri bilgisayarın olması bir lükstü, bu yüzden ne öğrendiysek hep internet kafelerde öğrendik. Çok da faydalı şeyler öğrendiğimiz söylenemez ama sosyalleşme yerimizdi oralar, sonra da oradan a-sosyal hayata, sosyal medyaya aktık.

Sonrası telefonun bilgisayar yerine kullanılması derken, şimdi onlarca siteye üyeyiz ve her yerde farklı bir kimliğimiz var.

Farklı diyorum, çünkü değişiyoruz. Hobimiz, düşüncemiz, yaşantımız değiştikçe bunları ifade ediş yerlerimiz ve biçimlerimiz de değişiyor. Yani bir tek bana öyle gelmiyor değil mi?

Ergenliğin siberalemli yollarında başlayan, sonra facebookta bir kimlik oluşturmaya çalışıp, twitterde içimizi dökerken, instagramda da olmak istediğimiz kişi olmaya çalışıyoruz.

Peki iş hayatı?

İş hayatına hep olumsuz yaklaştığımdan (çünkü para zorrunlu ihtiyaç- onu kazanmak için de çalışmak zorunlu) “linkedin” benim için hep korkutucu olmuştu. Diğer platformlar ise işle alakalı şeyler söylemenin sıkıcı görüldüğü yerler. Peki bununla ilgili düşüncelerimi nerede göstereceğim?

Dedim ya değişiyoruz diye. 30. yaşları geçtik; artık çoluk çocuğa karışayım, daha çok para kazanayım, kariyer basamaklarını tırmanayım planları yaparken buluyorum kendimi. Büyümenin en hasarlı yanı da “büyümenin” ya kendisi. Önceden sıkıcı bulduğun şeyleri kabul etmek zorunda kaldığın tuhaf bir evre…

Ben de bu evredeyim şu an. Facebook’ta candy crush daveti göndermeyi bırakıp Linkedin de işte öğrendiğim birikimleri paylaşmaya başladım. Ama tuhaf bir şekilde de mutluyum. Yani bu konuda da bir şeyler biliyorum demek iyi geldi sanırım. Ya da farklı bir yerde bulunmanın, söz sahibi olmanın da güzelliği olabilir bu…

Her sosyal medya sitesinin yaptığı şey bunda da değişmedi ve hayatım etkilendi. Şöyle; izlediğim dizilerde filmlerde karakterlere biraz daha o gözlükten bakmaya başladım.

Bunun en güzel örneği ise aslında yazının başlığıyla ilişkili. O kadar konuşup buraya da nasıl bağladım ama di mi 🙂

Netflix’te izleyebileceğiniz “New Amsterdam” adında bir diziden bahsetmek isterim size;
-zarar eden bir hastaneye genç bir Direktörün atanmasıyla gelişen olayları konu alıyor.

İlkin izlemem diye düşünürken öylesine bir bakınayım dedim ve başından kalkamadım. Dizide şahane bir “liderlik” örneğiyle karşılaştım. Yenilikçi fikirleri olan, her sürecin içerisine giren, herkesi dinleyen, özellikle kendini önemsiz hisseden hiyerarşinin en alt grubundaki kişilere aslında ne kadar “değerli ve önemli” olduğunu (hem birey hem de mesleki olarak) hatırlatan şahane bir karakter.

Direktör olduğu halde doktor üniforması giydiği için eleştiren herkese “çünkü ben aslında doktorum” deyip, gerektiğinde neşteri eline almaktan çekinmeyen biri.

Diziyi bir iki bölüm izledikten sonra etrafınızdaki kişilere şöyle seslenme ihtiyacı duyuyorsunuz;

“senin için ne yapabilirim?”

Ne kadar sihirli bir cümle değil mi? Sahi, çalışırken birbirimize hiç böyle diyor muyuz?

Bazen bir cümle bile büyük bir etki yaratır…

Emrah Ateş

Tags : facebooklinkedinnetflix dizi önerisinew amsterdamsiberalemtwitter
Emrah Ateş

Yazar Emrah Ateş

Yorumlar